AB’nin Türkiye’ye Genişleme Vizyonu ve 2011 Yılı Değerlendirme Raporu

Kader Sevinç [1] –   11 Ekim 2011

www.kadersevinc.com

İÇİNDEKİLER

  1. AB ile müzakereler için “Daha iyi Türkiye, daha iyi Avrupa” vizyonu
  2. Türkiye’nin AB Üyelik Müzakerelerinde Son Durum
  3. 2011 Yılı Değerlendirmesi

 

1. AB ile müzakereler için “Daha iyi Türkiye, daha iyi Avrupa” vizyonu

Dünyamız zor zamanlardan geçiyor. Küresel mali sistem, doğal kaynaklar ve uzun süredir alışık olduğumuz tüketim kalıpları artık sürdürülebilir değil. Bu sorunlar, dünya çapında siyasi krizler ve yoksulluk sarmalı ile eş zamanlı yaşanmakta. Dünyamız uluslararası sistemde yaşanan mevcut değişimlerin, daha iyi bir dünya düzeninin kurulması için gerekli olanakları sunmasına mutlaka ihtiyaç duymakta.

Niçin daha iyi bir Avrupa’ya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı da burada. Daha iyi bir Avrupa çünkü;

  • Avrupa yeni bir dünya düzeninin siyasal ve kurumsal liderliğini üstlenmeli.
  • Avrupa kültürel çoğulculuk, insan hakları ve evrensel demokratik değerler yönünde kendisini yeniden tanımlamalı.
  • Avrupa savaşlar, yoksulluk, iklim değişikliği ve mali krizle mücadele edebilecek küresel yönetişim sisteminin itici gücü olmalı.
  • Atlantik ötesi ekonomik alanı kurmalı, yükselen Asya, dinamik Güney Amerika ve istikrara ihtiyaç duyan Afrika ile verimli ilişkiler geliştirmeli, Akdeniz’den Orta Asya’ya uzanan bir zincirin mimarı olmalı.
  • Avrupa geniş bir tek pazar, iyi bir sosyal model ve siyasal birlik olarak potansiyelini kanıtlamalı.

İhtiyaç duyduğumuz Avrupa’nın nasıl bir Avrupa olduğuna yönelik tespitler, Türkiye’nin çok yakın bir gelecekte AB’ye üye olacağına dair inancımızın ve çalışma irademizin nedenlerini de oluşturmaktadır. AB’ye tam üye olacak bir Türkiye;

  • AB üyelik koşullarını karşılamış,
  • Avrupa’nın küresel rolüne çok değişik yönlerden katkı yapabilen,
  • AB üyelik sürecinde Avrupa’ya jeo-stratejik konum, ekonomik dinamizm, genç istihdamı, doğal, kültürel ve tarihsel zenginlik, güvenlik ve enerji alanlarında yeni olanaklar sunabilen bir Türkiye olacaktır.

CHP’nin yenilenen parti programı Avrupa standartları ve küresel rekabetçi ekonominin gerekleri ile uyumlu, adil bir ekonomik düzenin kurulmasını temel hedefler olarak tanımlıyor.

CHP’nin Türkiye ekonomisine dair hedefleri AB’nin 2020 hedefleri olan “kapsayıcı, yaratıcı ve sürdürülebilir büyüme” ile örtüşmekte. Avrupalı sosyalistlerin AB2020 gündemi ile ilgili olarak taşıdığı kaygılar olan: Gençlerin istihdamı, eğitim, mesleki eğitim ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin daha fazla desteklenmesi konuları, CHP’nin parti programında da öncelikle ele alınması gereken konular olarak sıralanmaktadır.

Türkiye ve AB’nin, AB 2020’nin öncelikleri ve bu önceliklerin hayata geçirilmesinde karşılaşılacak güçlükleri Türkiye için Katılım Öncesi Strateji’nin gündemine eklemesi gerekmektedir. Her iki tarafın büyük yararına olacak bu çaba daha iyi bir Avrupa için üzerinde konuşulacak ortak konu ve kaygıların ne denli fazla olduğunun da açık bir işaretidir.

2.  Türkİye’nİn AB Üyelİk Müzakerelerİnde Son Durum

3 Ekim 2005 tarihinde başlayan Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri 33 müzakere başlığından oluşur, 9 başlığa ilişkin tarama raporunun Bakanlar Konseyi’nde görüşülmeye devam ediyor ve bugüne kadar 13 başlık müzakerelere açıldı. Sadece bir başlık geçici olarak müzakerelere kapatıldı.

Müzakerelerin ilk aşamasını tarama toplantılarıdır. Bunu takiben AB Komsiyonu’nun önerisi üzerine AB Bakanlar Konseyi’nin oybirliği ile her fasıl için açma kararı gereklidir. Fasıl açmak ve kapamak için mevzuat ve uygulamaya bağlı kriterler belirlenmektedir.

  • İlk tarama toplantısı 20 Ekim 2005′de “Bilim ve Araştırma” faslı için, son tarama toplantısı da 13 Ekim 2006′da “Yargı ve Temel Haklar” faslı için yapıldı.
  • Tarama süreci devam ederken, 12 Haziran 2006′da Hükümetlerarası Konferans’ta (HAK), “Bilim ve Araştırma” faslı için müzakereler açıldı ve fasıl geçici olarak kapatıldı.
  • Eylük 2011 itibarı ile toplam 13 fasıl müzakerelere açıldı.

Müzakereye Açılan 13 başlık

25)   Bilim ve Araştırma (müzakereler geçici olarak kapanmıştır)

4)   Sermayenin Serbest Dolaşımı
6)   Şirketler Hukuku
7)   Fikri Mülkiyet Hukuku 
10)   Bilgi Toplumu ve Medya
16)   Vergilendirme
18)   İstatistik
20)   İşletme ve Sanayi Politikası
21)   Trans-Avrupa Şebekeleri
27)   Çevre

28)   Tüketicinin ve Sağlığın Korunması

32)   Mali Denetim

12)   Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı

Önümüzdeki dönemde teknik açılış kriterleri yerine getirilebildiği takdirde açılması mümkün olan 3 başlık :

Rekabet Politikası, Kamu Alımları, Sosyal Politika ve İstihdam.

FRANSA SORUNU : “Eğitim ve Kültür” ve “Ekonomik ve Parasal Politika” fasılları, herhangi bir teknik açılış kriteri bulunmamasına, müzakere tutum belgemizi sunmamıza ve teknik olarak açılmaya hazır olmalarına rağmen, Fransatarafından AB Mevzuatı ile ilgili olmayan nedenlerle bloke edilmektedir.

Müzakere tutumu vermeye davet edildiğimiz ve sunduğumuz başlıklar / Fransa sorunu :

17)  Ekonomik ve Parasal Politika
26)  Eğitim ve Kültür

G. KIBRIS SORUNU : Diğer taraftan, 8 fasıl, AB Bakanlar Konseyi’nin 11 Aralık 2006 da almış olduğu karar çerçevesinde “Ek Protokolün tam olarak uygulanması koşulana bağlı olarak” (KKTC hava ve deniz limanları, gümrük birliğinin yeni üye Kıbrıs’a Türkiye tarafından uygulanması) müzakerelere açılmamaktadır. Aynı gerekçelerle hiçbir fasıl geçici olarak kapatılmayacaktır.

Askıya alınan 8 fasıl  /  G.Kıbrıs sorunu

1)   Malların Serbest Dolaşım
2)   İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi
9)   Mali Hizmetler
11)   Tarım ve Kırsal kalkınma
13)   Balıkçılık
14)   Taşımacılık Politikası
29)   Gümrük Birliği
30)   Dış İlişkiler

AB Konseyi’nde onaylanıp açılış kıstaları belirlenen başlıklar:

1)   Malların Serbest Dolaşımı
3)   İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi
5)   Kamu Alımları
8)   Rekabet Politikası (DEVLET YARDIMLARI YASASI’NA BAĞLI)
9)   Mali Hizmetler
11)   Tarım ve Kırsal Kalkınma
19)   Sosyal Politika ve İstihdam (SENDİKALAR YASASI’NA BAĞLI)
29)   Gümrük Birliği

AB Konseyi’nde görüşülmesi süren başlıklar:

2)   İşçilerin Serbest Dolaşımı
13)   Balıkçılık
14)   Taşımacılık Politikası
15)   Enerji
22)   Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu
23)   Yargı ve Temel Haklar
24)   Adalet, Özgürlük ve Güvenlik
30)   Dış İlişkiler
33)   Mali ve Bütçesel Hükümler

Avrupa Komisyonu’nda görüşülmesi süren başlıklar:

31)   Dış, Güvenlik ve Savunma Politikaları

3.   2011 Yılı Değerlendirmesi

2011 yılı içinde bu çalışma kapsamında ele alınamayan pek çok alanda çeşitli gelişmeler yaşanmıştır. Çalışmamızın bu bölümünde temel hak ve özgürlükler ile ilgili konular öncelikli olarak değerlendirilmiştir. İlerici politikaların hayata geçirilerek yurttaşlarımızın daha iyi yaşam koşullarına sahip olması bir ölçek olarak benimsenmiş ve uluslararası raporlar, ileri standartlar referans olarak alınmıştır.

  • Siyasette uzlaşı ortamı: Siyasal partiler ve hükümet arasında uzlaşı ve diyalogun eksik olduğu, bazı kurumlarla ilişkilerin gerginleştiği çatışmacı bir siyasi ortam ülkeye hâkim olmuştur. Çatışmacı siyasi kültürün uzlaşmacı bir havaya bırakması müzakere sürecinin gerektirdiği reformların sağlıklı biçimde yürütülmesi için de önemlidir. Uzlaşmacı bir ortamın yaratılmasında hükümete büyük bir rol düşmektedir. Hükümeti uzlaştırıcı, reformları hızlandıran, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan politikalar benimsemeye davet ediyoruz.
  • AB müzakereleri ve diğer aday ülkelerde partiler arası uzlaşı: Bugüne kadar iktidarın partiler arası uzlaşı yaratacak bir platform oluşturma girişimine rastlanmadı. Örneğin Türkiye ile aynı tarihte müzakereye başlayan Hırvatistan bugün doğru bir uzlaşı modeli ile reform sürecini çok az sıkıntıyla atlatmıştır. Hırvatistan 2005 Mart ayında yaptığı Anayasa değişikliği yaparak kurduğu Ulusal Komite ile AB reform sürecinde uzlaşıyı yaratmıştır. Bu komitenin başkanı daima muhalefet partilerinden olmaktadır. İçinde akademi, sivil toplum gibi çeşitli kesimlerin temsilcileri ve başmüzakereci de üye olarak bulunmaktadır. AB süreci ile ilgili her belge ve bilgi burada tartışılmaktadır, başmüzakereci bilgi aktarmaktadır. Türkiye’de buna benzer bir model kurmayı hükümet reddetmekte. Tüm girişimlere rağmen ülkemizin AB müzakere pozisyon belgeleri muhalefetle ve meclisle paylaşılmamakta. Hükümetten yapılan açıklama bu pozisyon belgelerinin AB tarafından istenmediği için paylaşılmadığı ifade edilmişti ancak AB’nin hiçbir aday ülkede bu yönde bir talebi olamayacağı açık. Uzlaşma arayan bir hükümet bu belgeleri muhalefetle şeffaflık içinde paylaşabilir.
  • Anayasa değişikliği, uygulaması ve yargı bağımsızlığı : 2010 yılı Türkiye İlerleme raporunda “doğru yöne atılmış bir adım” olarak nitelenen Anayasa değişikliklerinin uygulamasında Avrupa standartlarının benimsenmesi koşulu üzerinde durulmuştu. Yaşanan deneyimler uygulamanın Avrupalı standartların ötesinde yargıyı siyasallaştıran ve siyasi otoritenin güçlü etkisi altına sokan ve sonucunda da yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığın büyük ölçüde zarar görmesi ile sonuçlanan bir süreç yaşanmıştır. Uluslararası Şeffaflık Derneği Haziran 2011’de yayımladığı raporda şunları söylemektedir: “Türkiye’deki ana sorun yasal düzenlemelere rağmen şeffaf olmayan, hâkimlerin göreve alınmaları, atanmaları, terfileri ve disiplin kovuşturmalarıdır. Yargı mensupları için geniş bir etik kurallar belirlenmemiştir, aynı şekilde milletvekilleri için de etik kurallar belirlenmemiştir” [2]
  • Hâkimler hakkında soruşturma ve yargı bağımsızlığı : Bu konuda referandum sonrasında yapılan düzenlemelerin sonuçlarına ilişkin Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin raporunda şunlar söylenmektedir: “Hâkimler hakkında soruşturma HSYK bünyesindeki kurul müfettişleri tarafından yapılır. Kurul müfettişleri 21 kişiden oluşan Genel Kurul kararıyla seçilmektedir. Yargıçlar hakkında inceleme ve soruşturma yapılması 3. Dairenin teklifi üzerine Adalet Bakanının oluruna bağlıdır. Bu nedenle, hâkimler hakkında şikâyetleri inceleyen kurumun tamamen bağımsız olduğunu söylemek zordur. Şikâyet mekanizmasının etkinliği konusunda yapılan en büyük şikâyet, Adalet Bakanı’nın sürece dâhil olmasıdır. Bir yargıç hakkında soruşturma başlaması için Adalet Bakanı’nın izni gerekmektedir. Bu durum kurumun tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedelemektedir”[3]
  • Bu deneyim Avrupa Birliği kurumlarının Türkiye’deki demokratik güçlerin bu değişiklik paketinde gizli bulunan bu tehditlere yönelik uyarılarını adeta görmezden gelmesinin, etkili bir iletişim ve teşvik edicilik içinde bulunmamasının hatta bazı Avrupalı siyasilerin adeta hükümet kampanyasının bir parçası haline gelmesinin yarattığı olumsuz sonuçları net biçimde ortaya koymaktadır. Raporda bu değişikliklerin yargı, temel haklar ve kamu yönetimi gibi Katılım Ortaklığı’nda belirtilen öncelikli alanlara temas ettiği ifade ediliyordu. Ortaya çıkan sonuç bu alanlara yapılan müdahalenin Avrupalı, modern demokrasi yönünde olmadığını uygulamasıyla kanıtlamaktadır.
  • Ergenekon ve Balyoz gibi davalar ve adil yargılama: Bu davalar kapsamında gerçekleştirilen tutuklamalar ve iddianamelerin mahkemeye sunulması arasında geçen zaman ve yargılama öncesindeki tutukluluk süresinin uzunluğu endişelere yol açmıştır. Uzun tutukluluk sürelerinin cezaya dönüşmüş olduğu görülmektedir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin   Tutukluluk Hakkındaki R (80) 11 Sayılı Tavsiye Kararına[4] göre;  insancıl ve sosyal nedenlerle, “tutukluluğa başvurmayı adalet gereği elverdiğince minimuma indirmenin arzu edilirliğini görerek” üye devletlere şu tavsiyede bulunmaktadır: “Suçluluğu sabit oluncaya dek kişi masum olduğundan, bir suçla itham edilen bir kimse zorunlu olan durumlarda veya “kesinlik” gerektirmedikçe tutuklanmamalıdır”.
  • T.C. Anayasasının 19. maddesine göre; tutuklanan kişilerin makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkı vardır.  AİHS’nin 5 inci maddesinde[5] kişi özgürlüğü temel hak olarak en geniş anlamda korunmalıdır.  Tutuklama, ceza muhakemesi hukukunda “koruma tedbiri” olduğuna göre; tutuklama kararı verilmesi ve uygulanması esas itibariyle hak ve özgürlüklere müdahaledir. Bu müdahalenin ön şartları gerçekleşmeden “tutuklamaya” yani koruma tedbirine başvurulamaz. Bir başka deyişle tutuklamanın ön şartı olan “gecikmede tehlike bulunması”, “haklı görünüş” ve “orantılılık” her tutuklama ve tutukluluk halinin devamı kararında var olmadır. Aksi takdirde, tutuklama kararı ve/veya devamı hukuka aykırıdır. Hak ihlalidir. Bu konuda Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin raporunda Yargıda etkililik/etkinlik başlığı altında şu değerlendirmelere yer veriliyor: “Davaların Makul Sürede Görülmesi: Anayasaya göre davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir. Türkiye ayrıcauygulamaya yükümlü olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesine göre davaların “makul bir sürede” görülmesini sağlamak zorundadır. 2010 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne gelen 139.630 davadan 15.206’sı Türkiye aleyhine açılan davalardır. AİHM Türkiye aleyhine  278 ihlal kararı vermiştir. Bu ihlal kararlarına baktığımızda rakamsal olarak en sorunlu alanın dava sürelerinin aşırı uzunluğu olduğu görülmektedir. Davaların makul sürede görülmesinin ihlali konusunda Türkiye’nin Sözleşmeyi imzalayan ülkeler arasında en kötü durumda olduğu görülmektedir.”[6]
  • Türk iç hukukunun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre bir kişinin suç işlediğine dair makul bir kuşku olması, kişinin sadece yakalanması için yeterli olabilir. Ama “belli bir süreden” sonra kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması için yeterli değildir.
  • Özel yetkili mahkemeler konusu: Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin başlaması ve uyum paketleri çerçevesinde 1982 Anayasası’nın DGM’leri düzenleyen 143. maddesi 2004 yazı başında yürürlükten kaldırılmış, bunu 5190 sayılı Kanunla DGM’lerin kaldırılması ve bunların yerine Özel Ağır Ceza Mahkemelerinin ihdası izlemiştir. Bu uğurda, önce 1982 Anayasası’nın Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni düzenleyen 143. Maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak 2845 sayılı Kanun hemen ilga edilmemiştir. Bu süre zarfında DGM’lerde yargılamaya devam edilmiş ve bu yargılamalar anayasal dayanaktan yoksun bulunduklarından ötürü çeşitli çevrelerce eleştirilmiştir.

Bu tartışmaları müteakiben kanun koyucu 5190 sayılı Kanunla 2845 sayılı Kanunu yürürlükten kaldırmıştır. Ancak bu DGM’lerin hukuken kaldırıldığı anlamına gelmemektedir. Zira 5190 sayılı Kanun DGM’lerle aynı hukuki niteliği sahip Özel Ağır Ceza Mahkemelerini CMUK sistematiğine dâhil etmiştir. Bu tutum tamamen şark kurnazlığıdır. Bu şekilde DGM’ler kaldırılmış gibi gösterilerek AB’den gelecek eleştirilerin önü kesilmeye, AİHM nezdinde tazminat cezaları bertaraf edilmeye çalışılmıştır.

Hâlbuki DGM’lerle ilgili olarak getirilen hukuki eleştiriler Özel Ağır Ceza Mahkemeleri için de –bunların sadece ismen farklı olmaları bakımından- rahatlıkla getirilebilecektir. Örneğin yukarıda da açıkladığımız üzere bu mahkemelerin yargılama usulleri hala Anayasa’ya aykırı yönler ihtiva etmektedir. Dahası bu mahkemeler DGM’lerden farklı olarak eşitlik, yargı birliği gibi birtakım anayasal ilkeleri de ihlal etmektedirler.

Son olarak belirtmek gerekir ki, hükümetinin bu uygulaması AİHM’de Türkiye aleyhine açılacak davalar bakımından esasa ilişkin bir fayda sağlamayacak; AB ise Özel Ağır Ceza Mahkemelerinin hukuki nitelikleri bakımından Türkiye’nin başını ağrıtabilecektir.

DGM’leri kaldırdığını iddia eden, hatta bu şekilde bir başlığa sahip olan 5190 sayılı Kanunun hükümleri incelendiğinde, 2845 sayılı Kanunun hükümlerinin aynen korunup, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa (“ CMUK ”) eklendiği görülmektedir. [7]

  • Siyasallaşmış davalar hakkında yorumlar: 2010 yılı Türkiye İlerleme Raporu’nda Ergenekon davası olarak kamuoyunda tanınan dava ile ilgili ifadeler şunlardır: “ Ergenekon suç örgütüyle ilgili soruşturmalar Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişinin güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması açısından önemli bir fırsat niteliğindedir. Türkiye siyasi parti kapatmayla ilgili yasal düzenlemelerini Avrupa ile uyumlu hale henüz getirmemiştir ” Bu ifadelerde süren bir dava ile ilgili AB Komisyonu’nun sonuca ilişkin tavır aldığı görülmektedir. Gerek tutuklanan kişilerin tamamının ortak özelliğinin hükümete muhalif isimlerden oluşması gerekse de yargılama sürecinin hukuk dışı yol ve yöntemler içermesi ve tutuklama sürelerinin uzunluğu göz önüne alındığında AB Komisyonu’nun vardığı bu kesin yargı Türkiye’deki demokratik güçler üzerinde şaşkınlık yaratmaktadır. Oysaki raporun başka bir yerinde AB Komisyonu şunu da söylemektedir: “Terörizm olgusunu çok geniş tanımlayan Terörle Mücadele Yasası’nın uygulanmasında ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi temel hakların kısıtlanması endişe vericidir”. 2011 yılında bu durum endişe verici olmanın ötesine geçerek tüm muhalif sesleri susturma aracına dönüşmüştür. Uluslararası Af Örgütü’nün 2011 yılında Türkiye’de insan hakları alanındaki gelişmeleri ele aldığı raporunun[8] ifade özgürlüğü bölümünde şöyle denmektedir: “Ceza Kanunu’nun çeşitli maddelerinin yanı sıra, daha yüksek hapis cezaları içeren ve tutuklu yargılanma kararlarıyla sonuçlanan terörle mücadele yasaları, sık sık meşru özgür ifadeyi bastırmak için kullanıldı.”
  • Yukarıda referans verilen Uluslararası Af Örgütü’nün raporunda ifade özgürlüğüne ilişkin ayrıca şu tespitlere yer verildi: “Haklarında en sık dava açılanlar arasında Kürt siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakları savunucuları bulunuyordu. Keyfi sınırlamalara devam edildi, internet sitelerine erişim engellendi ve gazetelerin yayınına geçici olarak son verildi. Düşüncelerini açıklayanlara yönelik şiddet tehdidi devam etti.”
  • Hrant Dink Davası: 2010 yılı Eylül ayında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Dink davasıyla ilgili olarak,  gazeteci ve insan hakları savunucusu Hrant Dink’in hayatını korumak için yetkililerce yeterli önlem alınmadığına karar verdi. Yetkililer, Ocak 2007’deki cinayetten önce ellerinde bilgi bulunmasına rağmen önlem almamış, cinayetin ardından da etkili soruşturma yürütmemişlerdi. Mahkeme, özellikle güvenlik görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesini eleştirdi. Mahkeme ayrıca, Türkiye’nin, Ceza Kanunu’nun 301. maddesi kapsamında hakkında dava açılan Hrant Dink’in ifade özgürlüğü hakkını da ihlal ettiğine karar verdi.
  • Türkiye’nin Uluslararası İnsan Haklarını Koruma ve Geliştirme Komitesi’nde akredite olacak bir ulusal düzeyde özerk bir insan hakları kurumu oluşturulmadı. Hükümetin yerine getirmeyi söz verdiği fakat gerçekleştirmediği bağımsız insan hakları mekanizmaları konusunda sivil toplumun katılımı yeterince sağlanmadı. Örneğin, İnsan Hakları Kurumu’nun (insan haklarının korunması ve ihlallerin önlenmesinden sorumlu olacak kurum) kurulması hakkındaki yasa taslağıyla ilgili olarak katılımcı bir süreç gerçekleştirilmediği için kurumun bağımsızlığı konusunda gerekli güvenceler sağlanmadı. Dolayısıyla kurum oluşturulsa bile işlevini yerine getirmesi güç hale getirildi.
  • İşkenceye karşı mücadele ve önlemler: Hem BM İşkenceye Karşı Mücadele Komitesi hem de Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarında yer alan değerlendirmelerde özellikle gösteriler sırasında ve gözaltı haricinde olmakla birlikte, gözaltında ve cezaevine nakil esnasında da işkence ve diğer kötü muamele konusu işlendi. 2010 yılı Kasım ayında BM İşkenceye Karşı Komite, Türkiye gözlemleri sırasında ciddi bir kaygı duyduğu “birçok, süre giden ve kapsamlı işkence iddiaları”yla mücadele etmeleri için yetkililere bir dizi tavsiyede bulundu”.
  • Basın özgürlüğü ve tutuklu gazeteciler: 2011 yılı içinde de çok sayıda yayın organının toplatılması ve kapatılması, karikatür ve mizah dergilerinin poşete sokulması, internet sitelerine erişimin engellenmesi, radyo ve TV kuruluşları hakkında çeşitli maddi ve manevi yaptırımlar uygulanması, gazetecilerin iş güvencesinden yoksun olması, editoryal bağımsızlık üzerinde yaratılan korku ortamı artarak varlığını korudu. Ayrıca pek çok basının muhalif seslerinin çeşitli davalarla ilişkilendirilerek tutuklanmaları sürerken yüzlerce gündür içeride tutulan gazeteciler için sesini duyurmaya çalışan sivil girişimler de baskı altına alınmak istenmektedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası ile Adalet Bakanlığı arasında yapılan yazışmalar sonunda, bakanlık cezaevlerinde 64 gazetecinin bulunduğunu teyit etti. Geçen yılın başında cezaevlerinde gazeteci bulunduğunu reddeden Adalet Bakanlığı, 2010 yılının Eylül ayında Bakan tarafından yapılan resmi açıklamayla 19 gazetecinin cezaevinde olduğunu ilk kez kabul etmişti. Adalet Bakanlığı’nın 22 Şubat 2011 tarihli tespitlerinde ise cezaevlerinde fikir suçlarının yanı sıra adli suçlardan dolayı yargılanan toplam 26 gazetecinin bulunduğu bilgisi meslek örgütleriyle paylaşılmıştı. Adalet Bakanlığı’nca de teyit edilen isimler dikkate alındığında, fikir suçlarından dolayı yargılanan toplam 64 gazeteci cezaevinde bulunmaktadır.
  • Tutuklu gazeteciler konusu uluslararası basın özgürlüğü kuruluşlarının yakından takip ettiği ve raporlarında yer verdiği bir konu haline gelmiş ve Uluslararası Gazeteciler Federasyonu da internet üzerinden bir imza kampanyası başlatmıştır. AGIT Basın Özgürlüğü Temsilcisi Dunja Mijatovic Türkiye’de basın özgürlüğünü değerlendiren raporda 2011 yılı baharı itibariyle 57 gazetecinin cezaevinde olduğunu ve süren davaların sonuçlanmasıyla 700-1000 gazetecinin cezaevine girmesinin olası olduğunu söylemektedir.[9] Ayrıntılı bilgi için Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın ve Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun internet sayfası: www.tgs.org.tr ve www.ifj.org/en/pages/set-turkish-journalists-free [10]
  • Türkiye Sınır Tanımayan Gazeteciler Basın Özgürlüğü İndeksi’nde 178 ülke arasında bir önceki yıla göre 16 basamak gerileyerek 138. olmuştur. Cezayir, Irak, Mısır, Katar gibi ülkelerle beraber Avrupalı ülkelerin çok gerisinde yer almıştır. [11]
  • Basına yönelik siyasi tehdit ve baskı: Daha önce Doğan Medya Grubu’na yönelik Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın boykot çağrısını basın aracılığıyla üç kez yinelemesi ve ardından bu medya grubuna yönelik ağır vergi cezalarının tahakkuk ettirilmesi, gruptaki muhalif bir çok gazeteci ve köşe yazarının işten çıkartılmasının ardından basına ve sivil topluma yönelik buna benzer pek çok baskı girişimi olmuştur. Bu baskılar sonucunda basın muhalif seslerini törpülemiş ve muhalif haberlere daha az yer vermeye başlamış, gazeteci ve yazarlar otosansür uygulamaya başlamıştır. Başbakan Erdoğan’ın 2011 yılı Mayıs ayında bir gazeteciyi hedef göstererek, YGS soru kitapçıklarındaki ‘şifrelendirme’ ile ilgili haberlerden duyduğu rahatsızlığı, eleştirilmeye tahammülsüzlüğün ötesinde, gazetecileri tehdit edecek düzeye kadar ilerletmesi bunun en bariz örneklerinden biridir. Başbakan, katıldığı bir televizyon programında yaptığı açıklamalarla, isim vermeden özellikle bir gazeteciyi hedef göstermiş ve Yüksek Öğrenime Giriş Sınavı konusunda “talimatla kampanya yürütüldüğünü” iddia ederek gazeteci hakkında dayanaksız suçlamalarda bulunmuştur. Devleti yönetme sorumluluğu kendisine verilmiş olan Başbakan, şöyle demiştir: “Şimdi değil ama gelecekte bedelini çok ağır ödeyecekler”. Başbakan’ın sıkça yaptığı bu ve benzeri açıklamalar halkın haber alma hakkını da tehdit etmektedir.
  • Siyasi otorite ve medya sahipliğine etkisi: ATV ve Sabah gruplarının kamu bankalarından kredilendirilerek satışı ve başına Başbakan’ın damadının getirilmesi etik değildir. Medyada doğrudan ve dolaylı iktidar kontrolü % 75-80’lere ulaşmıştır.
  • İnternet Sansürü ve Filtreleme: Özellikle 2011 yılında ortaya çıkan gelişmeler ışığında internet kullanımı ve sosyal medyanın gelişimi dünyada tüm otoriter yönetimleri rahatsız etmiş ve kontrol altına alınması gereken bir alan olarak görülmüştür. Türkiye’de 2011 yılı içinde daha önce Youtube, Blogger gibi pek çok ünlü internet sitesini de içine alan internet yasakları artarak sürmüş ve sansür düzeyine ulaşmıştır. Bireyin internet kullanımını filtreleme yöntemi ile sınırlandırmak isteyen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından getirilen filtreleme düzenlemesi gelen yoğun ulus ve uluslararası tepkiler üzerine bazı değişiklikler yaparak uygulamayı 22 Kasım’a ertelemiştir. Mevcut düzenlemelerle beraber internet özgürlüğüne yönelik ciddi tehditler oluşturan bu uygulama ve pek çok haber sitesini de içine alan diğer internet yasakları sebebiyle Sınır Tanımayan Gazeteciler Hareketi tarafından Türkiye’nin internet sansürü konusunda dünyadaki izleme altında tutulan 16 ülke arasına girmesine sebep olmuştur. [12] Hükümetin medyaya yönelik yaklaşımı ve politikaları göz önüne alındığında her modern demokrasinin vazgeçilmez değeri olan internet ve basın özgürlüğü konusunda ciddi bir sorunun söz konusu olduğu görülmektedir.
    • Kadın hakları: 2010 yılı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nı Küresel Cinsiyet Eşitsizliği İndeksi’nde Türkiye 83. sırayı aldı. 2008 yılına göre altı sıra geriledi.  [13] Ayrıca Dünya Ekonomik Forumu`nun yıllık geleneksel `Cinsiyet Eşitsizliği Raporu`nda önceki yıl Türkiye, kadın ve erkeklerin ülke kaynaklarından yararlanması üzerine kurulan Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi`nde son sıralarda yer aldı. Türkiye’nin bu alanda sistematik olarak gerilediği görülmektedir.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ

Yıl Araştırma yapılan ülke sayısı Türkiye’nin sırası
2006 115 105
2007 128 121
2008 130 125
2009 134 129
2010 134 126

Kaynak : Dünya Ekonomik Forumu Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu

2010 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre Türkiye:

–             Sağlık alanında 61.

–             Siyasette 99.

–             Ekonomik katılım ve fırsat eşitliği alanında 131.

–            Eğitimde 109. olmuştur ve Türkiye toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde en kötü durumda olan Katar, Mısır, Mali, İran, Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen’le aynı grupta yer almıştır.

  • Kadın ve Okur Yazarlık: Türkiye’de 4,7 milyon olan okuma yazma bilmeyen vatandaşın 3,8 milyonu kadındır.
  • Kadın istihdamı: 2010 ortasından bu yana %2 artarken, kadın istihdam oranları çalışma yaşındaki nüfusun %24’ü gibi çok bir düşük seviyelerdedir.  Hükümetin 2023 yılına kadar kadın istihdamında öngördüğü hedef % 35’ken AB 2020 stratejisindeki genel istihdam hedefi %75’tir. Dünya genelinde % 74,3 erkeğe karşılık % 49,1 kadın istihdam edilirken, Türkiye’deki oran % 64,3 e karşılık % 22,2 olarak bildirilmektedir. Kadınların Türkiye’de işgücüne katılım oranları (%26) tüm AB ülkelerinden daha düşüktür ve OECD (istihdam %56,5)  ülkeleri arasında en düşük düzeydedir.Dünya genelinde ve yaklaşık olarak her iki cinsin sayısal eşitliği dikkate alındığında kadının istihdam edilme oranı Dünya genelinde % 50 iken Türkiye’de bu oran %25’ e kadar gerileme eğilimi taşımaktadır.
  • Kadın istihdamının önündeki önemli bir engel olan çocuk bakımı konusunda kapasitenin yetersizliği çözüm beklemektedir. Bu da ancak devlet politikalarının desteği, yaptırımı ve özendiriciliği sağlanarak aşılabilinir. Hükümetin en az üç çocuk politikası ile birleştiğinde ise kadın istihdamını yükseltmek yerine daha da gerileten bir anlam kazanmaktadır.
  • Siyasette kadın: Kadın milletvekillerinin oranı geçen dönem %8,8 iken 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra % 14’e yükselmiştir ancak hala Bakanlar Kurulu’nda bir kadın bakan bulunmaktadır ve kadın hakları konularını da içeren Aileden Sorumlu Bakanlık görevini üstlenmektedir. Bu katılımın yükselebilmesi için siyasi partiler yasasında, Anayasa’da değişiklik yapılarak kota getirilmesi ve yasal güvence şarttır. Türkiye’nin 3000 belediye başkanından sadece 27’si kadındır.
  • Son kabine düzenlemesiyle kadın konularının genel müdürlük seviyesine indirilerek bakanlığın adından çıkartılmış olması kadın erkek eşitliğine verilen siyasi önemin bir ifadesidir. Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı kurulmalıdır.
  • Kadına karşı şiddet: Türkiye, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetle mücadeleyi amaçlayan uluslararası sözleşmeyi imzalamış olması olumlu bir gelişmeyken, yürürlüğe girebilmesi için hızla TBMM’ye sevki gerekmektedir. Devletin kadına karşı şiddeti önleme rolünü vurgulayan sözleşmenin getirdiği sığınma evleri, 24 saat hizmet veren çağrı merkezleri, koruma emirlerinin zaman geçirilmeden çıkarılması, şiddet gören kadın şikâyetini geri çekse de savcıların soruşturmayı sürdürmesi gibi hükümler hızla hayata geçirilmelidir. Sözleşmenin Türkiye’yi yükümlü kıldığı ceza hukuku alanında somut önlemler: şiddet mağdurlarına ücretsiz hukuksal destek sağlanması, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ile ilişkili iltica talepleri ve geri göndermeme ilkesi güvencesi hayata geçirilmelidir. Sözleşmenin gereği olan kadın – erkek eşitliği, kadına yönelik şiddet, karşılıklı saygı konuları eğitim müfredatına eklemeli ve devletin kadın-erkek eşitliği uygulamalarını izleyen ve denetleyen bağımsız bir mekanizma kurulmalıdır. Bu çabalar siyasi bir vizyon ve kararlılığı gerektirmektedir. Devleti yönetme görevini üstlenmiş olan Başbakan’ın “Kadın Erkek eşitliğine inanmıyorum, cinsellikle ilgili ayrımcılık vurgusu içeren “Kız mıdır kadın mıdır? “ ifadeleri bu politikaların yasal düzenlemeler yapılsa dahi etkili biçimde uygulanmasını imkânsız hale getirmektedir. Türkiye’de kadına karşı şiddet ile ilgili İnsan Hakları İzleme Grubu’nun yayımladığı “Kocamdır Sever de Döver de”[14] başlıklı rapor çarpıcı verileri gözler önüne sermektedir. www.hrw.org/node/98418
  • 2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın cinayet sayısı, 2007 yılında 1011’dir. Türkiye’de yaşayan kadınların dörtte biri fiziksel şiddete uğramaktadır. Şiddete uğrayan kadınların dörtte üçü eşi tarafından şiddete maruz kalmaktadır. Cinayet sonucu ölen kadınların çoğu eşi tarafından öldürülmektedir. 2007 yılında değişiklik yapılan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kadını sadece ailenin üyesi olarak algıladığı için boşanmış ve bekâr kadınları korumaya yetmemektedir. Boşanmış ya da evli olmayan kadınlar yasa kapsamının dışında kalmaktadır. Kadın sığınma evlerinin sayısı yeterli düzeyde artmamaktadır. Belediyeler Kanunu’na göre, 50 bin ve üstü nüfusa sahip olan tüm belediye bölgelerinde barınak olmalı gerekirken durum bundan çok farklıdır.
  • Milletvekili dokunulmazlıkları ve yolsuzlukla mücadele: Milletvekili dokunulmazlıkları konusunda hükümet partisi dışında kalan tüm partiler kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırma konusunda fikir birliğine varmasına rağmen hükümet hiçbir adım atmamıştır. İlk kez CHP, milletvekili aday adaylarına milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılmasını kabul ettiklerine dair bir belge imzalatmıştır. Milletvekillerinin bir etik kodu kabul etmemiş olmaları önemli bir sorundur. Bu konu Uluslar arası Şeffaflık Derneği’nin Türkiye üzerine yayımladığı raporda da geçmiştir. Raporda ayrıca yasama ve yürütmenin bağımsız olmadığı vurgulanmakta ve şöyle denmektedir: “Parlamentonun işleyişi ile ilgili bir diğer sorunlu alan, yasamanın yürütmeyi dengeleyici ve denetleyici rolündedir. Parlamenter sistemlerde, yürütme erki parlamentonun bir parçasıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince, yasamanın yürütmeden bağımsızlığı güvence altına alınmalı ve parlamento yürütmeyi denetleyici bir rol üstlenebilmelidir. Ancak mevcut sistemde, yasamanın bağımsızlığından bahsetmek pek mümkün değildir. Parlamentonun çoğunluğunu oluşturan iktidar partisi, aynı zamanda Meclis başkanlığı ve komisyon başkanlıklarını da elinde bulundurmaktadır. Bu şekilde Meclis iç işleyişi ve Meclis gündeminin belirlenmesi süreçlerinde de güç yürütmenin elindedir. Vatandaşların vergilerinden elde edilen kamu kaynaklarının nasıl ve nereye harcanacağının belirlendiği bütçe görüşmelerinde parlamentonun rolü çok zayıf kalmaktadır. Sayıştay aracılığı ile bütçenin denetlenmesi sürecinde de aynı şekilde parlamentoda çoğunluğu oluşturan iktidar partisi belirleyici konumdadır”. [15]
  • Yolsuzlukla mücadele: Bu alanda önemli bir ilerleme kaydedilmemiştir. Aralık 2009’da Başbakanlık Denetleme Kurulu Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun (OLAF) muadil kuruluşu olarak belirlenmiş ve Yolsuzlukla Mücadele Koordinasyon Birimi’nin (AFCOS) görevi bu kuruma verilmiştir. Yolsuzlukla mücadelede bağımsızlığı güvence altına alınmış bir kuruluşun yetkili olmaması Türkiye’de yolsuzlukla mücadele ve önlemlerin uygulanmasını engellemektedir.
  • Uluslararası Yolsuzluk Anketi’nin son sonuçlarına göre geçtiğimiz yıl her 4 kişiden biri ihtiyacı olan hizmeti alabilmek için rüşvet verdi. En çok rüşvet verilen ülkeler arasında Türkiye 6. oldu. İlk 5 ülkenin de Avrupa’dan olmadığını göz önüne alındığında Türkiye bu tabloyla Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayınladığı anket, halktan sıradan insanların 9 temel hizmeti almak için vermesi gereken rüşvete odaklanıyor. Liberya, Afganistan, Irak, Hindistan, Gana, Türkiye, Meksika, Romanya, Rusya, Çin.
  • Devlet Yardımları Kanunu ve Rekabet Faslı’nın açılması: Türkiye’nin müzakereye açabileceği başlıklardan biri olan Rekabet başlığının önşartlardan biri devlet yardımları kanunudur. AB standartlarına uygun olarak Devlet yardımları uygulamalarının izlenmesi, denetlenmesi ve ekonomik koordinasyonu sisteminin oluşturulması ile devlet yardımları alanında şeffaflığın sağlanması amaçlanmaktadır. 2010 yılı sonunda TBMM’de yapılan kanun görüşmelerinde CHP’nin tüm uyarılarına rağmen gerekli şeffaflık, hesap verebilirlik ölçütlerini yerine getirmemiştir bu nedenle de AB tarafından yeterli bulunmamıştır. Hükümet devlet yardımlarını serbest rekabeti sekteye uğratıcı, yönlendirici bir araç olarak elinde tutmakta ısrar etmektedir. Sağlıklı rekabet koşulları için şeffaf, ölçülebilir şartlar yaratmayı kabul etmemektedir. Bunun da siyasi otoriteye istendiğinde kimi gruplar için lehte şartlar yaratma imkânı sağlamaktadır.
  • Sosyal Politikalar: Türkiye’nin kriterleri yerine getirdiğinde açmasının önünde siyasi bir engel bulunmayan az sayıda fasıldan biridir. Sosyal Politika ve İstihdam faslı için 2007 yılında Almanya’nın dönem başkanlığında 2 adet açılış kriteri bildirilmiştir. Bunlardan ilki, sendikal hakların AB standartları ve ilgili ILO Konvansiyonları ile uyumlu olmasının (özellikle örgütlenme, grev ve toplu sözleşme hakkı açısından) sağlanmasıdır. Bu amaçla Türkiye’nin mevcut kısıtlamaları ortadan kaldırması ve kamu ve özel sektörü de kapsayacak şekilde bu alanda tamamen gözden geçirilmiş bir mevzuatı kabul etmesi beklenmektedir. İkinci açılış kriteri ise, tüm işgücünün yararı için bu fasıla konu olan AB müktesebatının aşamalı olarak iç hukuka aktarılması, uygulanması ve yürütülmesini içeren bir eylem planının Avrupa Komisyonu’na sunulmasıdır. Hükümet bu eylem planını sunmuştur fakat birinci kriter yıllardır yerine gelmemektedir. İş hukuku alanında 2007, 2008, 2009 ve 2010 yılı ilerleme raporlarında Türkiye’nin AB müktesebatını iç hukukuna aktarımına ilişkin herhangi bir ilerleme kaydedilmediği belirtilmiştir.
  • Türkiye’nin Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. (örgütlenme hakkı) ve 6. (grev hakkı dâhil toplu pazarlık hakkı) maddelerine koyduğu çekinceleri kaldırmalıdır.
  • ILO Konvansiyonlarının örgütlenme hakkı, grev hakkı ve toplu pazarlık haklarına ilişkin hükümlerini tam olarak uygulamalıdır.
  • Kamu çalışanlarının sendikaya üye olmaları önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
  • Mevcut sendikal hakların uygulamalarına getirilen kısıtlamalar ve sendika üyeliği nedeniyle işten çıkarmaların önüne geçilmelidir.
  • Toplu sözleşmelerden faydalanan işçi oranı çok düşüktür ve yükseltilmelidir.
  • İç hukuka aktarılması gereken mevzuatın yanında bunların uygulanması ve denetlenmesi için gereken idari kapasite yetersizdir ve güçlendirilmelidir.
  • Üçlü düzey adı verilen sektörler arası, sektörel ve işletme düzeyindeki sosyal diyalog mekanizmaları geliştirilmelidir.
  • Ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında, toplumsal uzlaşma ve işbirliğini sağlama amacıyla 21 Nisan 2001 tarihinde kurulmuş olan Ekonomik ve Sosyal Konsey performans göstermelidir. Konsey içindeki hükümet üyelerinin sayısı azaltılmalı ve sivil toplumun katılımı artırılmalıdır.
  • İş Kanunu’nun kapsamının tüm alanları kapsamadığı (örneğin tarımda 50’den az işçi çalıştıran işletmelerin bu Kanun kapsamı dışında tutulduğu) ilerleme raporlarında ısrarla dile getirilmektedir.
  • İş sağlığı ve güvenliği: Türkiye 2007 yılından itibaren yayınlanan ilerleme raporlarına göre Türkiye İş Sağlığı ve Güvenliği’ne ilişkin Çerçeve Direktifi hala iç hukukuna aktarmamıştır. Mevcut İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatı özel sektördeki tüm çalışanları kapsamamakta ve kamu sektöründeki işçileri kapsamı dışında bırakmaktadır. Bu alanda Sosyal Politika ve İstihdam faslının 2. açılış kriterini oluşturan ve Nisan 2010’da Avrupa Komisyonu’na gönderilen 2010-2011 Eylem Planı’nda İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun çıkarılması öngörülmektedir ancak buna rağmen 2010 yılı Eylül ayının sonunda yeni bir yönetmelik biçiminde ‘İş Güvenliği Yönetmeliği’ taslağını hazırlamıştır. Bu alanda AB Direktifleri’nin iç hukuka alınmasının geciktirilmesi; 2008 İlerleme Raporu’nda belirtildiği üzere Tuzla’daki iş kazaları gibi dramatik maden kazalarına bir anlamda sebep olmaktadır.
  • İstihdam: İlerleme raporlarında Türkiye’nin istihdam hedefleri açısından Avrupa Birliği’nin çok gerisinde olduğu sürekli olarak vurgulanmaktadır. Son ilerleme raporunda belirtildiği üzere, genel istihdam oranı Avrupa Birliği’nde %69 iken Türkiye’de %45’in altındadır. Kadın istihdam oranı AB’de %60 iken Türkiye’de %22’dir. Türkiye’de genç işsizlik oranı TÜİK ve AB 2010 İlerleme Raporu’na göre %19,1 iken OECD’nin Temmuz 2010 açıklamasına göre Türkiye’de 2008’de %20,5 ‘ten %25,3’e yükselmiştir.
  • Kayıtdışı İstihdam: Türkiye’de kayıtdışı istihdam çok yüksektir (%44,8) ve bununla ilgili yeterli tedbirlerin alınmamış olması da önemli bir sorundur. Kayıtdışı çalışma aynı zamanda güvencesiz çalışma anlamına da gelmektedir. Hükümetin sosyal politika faslını açmak için gerekli düzenlemeleri yapmaması gerekmektedir ancak bu konuda getirilen tüm öneriler reddedilmektedir. Çocuk işçiliği ile mücadele de bu konunun önemli bir boyutudur. Kadınlar kayıt dışı çalışma koşullarından ve tarımda ücretsiz aile işçiliğinden kötü bir biçimde etkilenmektedir.
  • Türkiye, Avrupa Birliği istihdam hedeflerinin oldukça altında olmakla birlikte buna yönelik hükümet tarafından herhangi bir eylem planı öngörülmemektedir. AB tarafından Türkiye’nin kriz döneminde istihdamı artırmak üzere bazı teşvikler sağlamasının uygun olduğu belirtilmiş ancak ‘işsizlik’ ve ‘yoksulluk’ gibi çok temel sorun alanlarında çok az tedbir alındığı, düzenli ve sistematik olmayan uygulamaların varlığı da eklenmiş ve Türkiye için kapsamlı, düzenli ve uzun vadeli programların yapılması gerekliliği vurgulanmıştı. İşsizliğin ve özellikle de genç işsizliğinin yükseldiği Türkiye’de bu önlemlerin hızla alınması ve Türkiye’nin Avrupa İstihdam Stratejisi’ne uyum sağlaması için hazırlaması gereken JAP (Joint Assessment Paper – İstihdam Politikası Öncelikleri Ortak Değerlendirme Belgesi) hazırlanmalıdır. AB ile müzakerelere Türkiye ile aynı yıl başlayan Hırvatistan İstihdam Politikası Öncelikleri Ortak Değerlendirme Belgesini (JAP) 2008 yılında tamamlamıştır.
  • 2007, 2008, 2009 ve 2010 İlerleme Raporları’nda bu belgenin hazırlanmasına ilişkin hiçbir ilerleme kaydedilmediği vurgulanmıştır. 2008 yılı Ulusal Programı’nda belgenin 2009 yılında tamamlanmasının öngörüldüğü belirtilmiş ama tamamlanmamıştır.
  • Türkiye, müzakerelerin başlangıcından itibaren hiçbir ilerleme raporunda sosyal içermeye ilişkin gelişme kaydetmemiştir.
  • Yoksullukla Mücadele: Türkiye’de yoksulluk riski altındaki nüfusun oranı oldukça yüksektir (%17). Almanya’da bu oran %11, Fransa’da %7, İsveç’te %5, İsviçre’de %8 ve OECD ortalaması %10’dur. AB’de şu anda ekonomik kriz yaşayan ülkelerde ise yoksulluk oranları: Yunanistan %12, Portekiz %12, İspanya %14, İtalya %11 ve İrlanda %14. (Rakamlar OECD verilerine dayanmaktadır)
  • Avrupa bir sosyal modeldir. Sosyal devletin iyi işlemesi demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ekonominin ne kadar büyüdüğünden daha önce yoksullukla mücadele politikalarının ne kadar başarılı olduğu, sosyal devletin gereklerinin yerine gelip gelmediği, kısacası yurttaşlarınızın bir önceki güne göre daha mutlu olup olmadığıdır temel mesele.
  • Türkiye’nin dünyanın 17. büyük ekonomisi olması sıkça gündeme getirilen bir konu. Çağdaş, katılımcı bir demokrasilerde iktidarların sorumluluklarının öncelikle yurttaş odaklı bir ekonomi düzeni yaratmaktır. 2002-2010 tarihleri arasında ülkemizle ilgili veriler aksini göstermektedir:
  • AB’de 2010 yılı ‘yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadele yılı’ olarak belirlenmişti. Ülkenin en önemli sorunu olan yoksulluğa ilişkin hükümet tarafından hazırlanmış ulusal bir eylem planı yoktur ve 2010-2011 Eylem Planı ve 2007-2013 AB Müktesebatı’na Uyum Programı’nda bu alanda bir eylem hazırlığı bulunmamaktadır. Bu alanda yapılan yardımlar sistematik ve düzenli değildir ve sosyal yardımlar, sosyal devletin gereği olarak sahip olunan ‘bir sosyal hak’ anlayışından ziyade ‘hayırseverlik’ veya ‘seçim rüşveti’ anlayışına dayanmaktadır. 2010 İlerleme Raporu’nda çocuk yoksulluğunun önemli bir sorun olduğu vurgulanmıştı.
  • 2002’de yoksuzluk sıralamasında 102 ülke arasında 64. sırada yer alırken,
  • 2010 yılında 178 ülke arsında 56. sırada yer almıştır,
  • 2002’de İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında 177 ülke arasında 88. sırada yer alırken, 2010 yılında 169 ülke 83. sırada yer almıştır.

[1] Resmi olmayan bu bilgi ve tartışma notu CHP AB Temsilciliği ile çalışan AB ile Müzakereleri İzleme Takımı kapsamında hazırlanmıştır.

[2] www.transparency.org/regional_pages/europe_central_asia/projects_and_activities/cimap

[3] www.transparency.org/regional_pages/europe_central_asia/projects_and_activities/cimap

[4] IV. Principles applicable to the investigation and the trial, 16. The investigation of the charges against persons kept in custody pending trial and the procedures up to trial shall always be conducted as expeditiously as possible so as to reduce to the minimum the period of custody. Every possible effort should be made to attain that aim.

https://wcd.coe.int/wcd/com.instranet.InstraServlet?command=com.instranet.CmdBlobGet&InstranetImage=598639&SecMode=1&DocId=668514&Usage=2

[5] Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Madde 5, Özgürlük ve güvenlik hakkı, 1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. http://conventions.coe.int/treaty/Commun/QueVoulezVous.asp?NT=005&CL=ENG Türkçe:http://tr.wikisource.org/wiki/Avrupa_%C4%B0nsan_Haklar%C4%B1_S%C3%B6zle%C5%9Fmesi#Madde_5_.E2.80.93_.C3.96zg.C3.BCrl.C3.BCk_ve_g.C3.BCvenlik_hakk.C4.B1

[6] www.transparency.org/regional_pages/europe_central_asia/projects_and_activities/cimap

[7] Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin Anayasal İlkeler ile Temel Hak ve Özgürlükler Işığında İncelenmesi / Muhsin Keskin www.idealhukuk.com/hukuk/hukuk.asp?mct=duyurudetay&x=makale&y=Makaleler&id=60&tit=Ozel-Yetkili-Agir-Ceza-Mahkemelerinin-Anayasal-ilkeler-ile-Temel-Hak-Ve-Ozgurlukler-Isiginda-incelenmesi-/-Muhsin-KESKiN

[8] http://files.amnesty.org/air11/air_2011_full_tu.pdf

[9] http://articles.cnn.com/2011-05-06/world/turkey.press.freedom_1_turkish-reporters-recep-tayyip-erdogan-world-press-freedom-day?_s=PM:WORLD

[10] www.tgs.org.tr/ ve www.ifj.org/en/pages/set-turkish-journalists-free

[11] http://en.rsf.org/press-freedom-index-2010,1034.html

[12] http://march12.rsf.org/en/#ccenemies

[13] http://hdr.undp.org/en/media/HDR_2010_EN_Table4_reprint.pdf

[14] www.hrw.org/node/98418

[15] www.transparency.org/regional_pages/europe_central_asia/projects_and_activities/cimap

[cm_simple_form id=2]
Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın